Enerji Dergisi Facebook Enerji Dergisi Twitter Enerji Dergisi RSS
Elektrik piyasasında rekabet politikası

Günümüz dünyasında, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin çok büyük bir bölümü ekonomik kaynakların dağılımını önemli ölçüde piyasa mekanizması aracılığı ile yapıldı. Türkiye’de tercihini piyasa ekonomisinden yana yapmış bir ülke olarak, ekonomik alanda serbestleşme ve daha rekabetçi bir yapılanma doğrultusunda çabalarını sürdürüyor. 





rekabet_kurumu.png

Hüseyin Erkan Yardımcı / Rekabet Kurumu Başdanışmanı

                    

Piyasa mekanizmasının toplumsal refah düzeyini artırabilmesi, öncelikle rekabet koşullarının varlığına bağlıdır. Ancak bilindiği gibi piyasalarda rekabetçi ortam kendiliğinden olmuyor. Aksine birincisi, bir mal ya da hizmeti tek bir şirketin üretmesinin birden çok şirketin üretmesinden toplumsal refah bakımından daha avantajlı olduğu “doğal tekel” hali veya eksik bilgi (bilgi asimetrisi) gibi nedenlerle ortaya çıkan rekabetçi olmayan piyasalarla sıklıkla karşılaşılıyor. Bu piyasalarda kaynak dağılımını piyasa mekanizmasına bırakmak arzulanan toplumsal refahı doğurmayabiliyor. Bu taktirde yapılması gereken, devletin söz konusu piyasalara yönelik düzenlemeler yapmasıdır. Nitekim enerji, telekomünikasyon, bankacılık gibi piyasalarda ortaya çıkan düzenleme ihtiyacı ve kurumsal yapıların gerekçesi budur.

Rekabetçi olmayan piyasa yapıları ikinci olarak piyasa aktörü konumundaki teşebbüs ya da teşebbüslerin rekabeti ortadan kaldırmayı amaçlayan davranışları sonucu ortaya çıkıyor. Bu davranışlar genellikle, teşebbüslerin piyasa paylarını korumak ve karlarını maksimize etmek için rekabet etmek yerine örneğin kendi aralarında fiyat veya miktar anlaşmaları yapmayı ya da piyasa güçlerini pazara yeni girişleri engelleyecek şekilde kullanmayı tercih etmelerinden kaynaklanıyor. Rekabeti korumayı amaçlayan ve bu suretle toplumsal refahın sağlanması ve en çoklanmasına hizmet ettiği kabul edilmekte olan anti-tröst kanunları, teşebbüslerin rekabeti bozucu engelleyici veya kısıtlayıcı davranışlarını engellemek gerekliliğinden doğuyor. Bu kapsamda ülkemizde de 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun 1994 yılında kabul edilmiş ve 1997 yılında Kanun’u uygulamakla yükümlü Rekabet Kurulu atandı. Rekabet Kanunu üç temel yasaklama getirdi. Teşebbüslerin anlaşma ya da uyumlu eylem yoluyla ya da bir teşebbüs birliği kararıyla rekabeti engellemeleri (madde 4), hakim durumdaki teşebbüsün bu durumunu kötüye kullanması (madde 6) ve teşebbüslerin etkin rekabet ortamını ortadan kaldıracak şekilde birleşme ya da devralma işlemi yapmaları (madde7).            

 

Rekabet savunuculuğu

 

Söz konusu yasaklamalar piyasalarda rekabetten beklenen faydaların sağlanabilmesi için rekabet otoritelerinin elini güçlendiren en önemli rekabet politikası araçlarıdır. İçerdikleri yaptırım gücü nedeniyle piyasa oyuncularını rekabete zorlayan bu yasaklamalar, rekabetçi olmayan düzenlemeler karşısında yetersiz kalabiliyor. Bu noktada rekabet politikasının diğer ayağını oluşturan “rekabet savunuculuğu” gündeme gelmekte. Rekabetçi olmayan düzenlemeler karşısında uygulanacak strateji ve yapılacak pratiklerin tümüne birden rekabet savunuculuğu denilmektedir. Rekabet savunuculuğu, rekabet otoritesinin devletin iktisat politikasının oluşturulması sürecinde tekliflerde bulunma, etki etme ve katılım gösterme ile daha rekabetçi endüstriler ve firma davranışları sağlama konusunda karar alma gücünü ifade ediyor. Rekabet otoriteleri rekabet savunuculuğu ile ekonomik etkinliğe ve tüketici refahına daha az zarar verici alternatifler sunarak devletin politikalarını etkileyebiliyor. Rekabet savunuculuğunun amacı, rekabet otoritesinin doğrudan müdahalesi olmadan daha rekabetçi pazar yapısı ve firma davranışlarını oluşturacak şartların sağlanmasıdır. Rekabet otoritelerinin savunuculuk çalışmaları özellikle kamu düzenleme ve yaklaşımlarının daha rekabetçi kılınması süreçlerinde etkili olmaktadır. Sonuç olarak rekabet politikası araçlarının kullanılması ile varılmak istenilen hedef, oyuncularının özgür karar verebildikleri,  tüketici refahının maksimize edilebildiği rekabetçi piyasalardır.

 

Serbestleşme için özelleştirme hayati önemde

 

Bir çok sanayi dalı için ana girdi, tüketiciler için ise temel ihtiyaç niteliğinde olan enerji bakımından da Türkiye’nin stratejik tercihinin rekabetçi, serbest bir piyasa modeli olduğu ortadadır. Enerji sektöründe serbest piyasa modeline geçiş süreci, esas itibarıyla, geleneksel olarak devlet tarafından sahip olunan altyapının yine devlet tarafından işletildiği bir pazar yapısından, özel sektör sahipliğinde rekabetçi şekilde işleyen bir piyasaya geçişi hedeflemektedir. Bu kapsamda “özelleştirme”, “regülasyon/deregülasyon” ve rekabet kavramlarının ön plana çıktığı görülüyor.

Serbestleşme sürecinde, özelleştirmeler yoluyla değişen sahiplik durumu, sadece pazar yapılarında bir değişikliği değil aynı zamanda devletin bu piyasalardaki rolüne ilişkin düzenleyici reformu da beraberinde getiriyor. Bir bakıma devlet yeni bir kurumsal tasarıma kavuşuyor. Bu düzenleyici reform kapsamında enerji sektörünün düzenlenmesine yönelik, sektör spesifik düzenleyici olarak Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) öne çıkarken, Rekabet Kurumu da uygulamakla yükümlü bulunduğu 4054 sayılı Kanun’un gerekleri doğrultusunda sektöre yaklaşıyor. Rekabet Kurumu’nun enerji sektöründeki yapılanma sürecinde önem verdiği başlıca unsurlar şöyle sıralanabilir:

•          Doğal tekel faaliyetlerinin (iletim, dağıtım) rekabete açılan üretim ve ticaret gibi faaliyetlerden ayrıştırılması,

•          Üçüncü şahısların (kullanıcıların) şebekeye erişimi,

•          Çapraz sübvansiyon uygulamalarının önüne geçilmesi,

•          Tüketicilerin tedarikçisini serbestçe seçebildiği bir piyasa yapısının oluşturulması, 

•          Özelleştirmelerin  rekabetçi bir piyasanın oluşturulmasında etkin bir biçimde kullanılması.

 

Bilindiği gibi iki ya da daha fazla bağımsız teşebbüsün kontrol yapılarında kalıcı değişiklikler oluşturacak şekilde meydana gelen birleşme ve tam işlevsel ortak girişim işlemleri, genellikle teşebbüslerin daha etkin yönetilmesi, ölçek ve kapsam ekonomileri ile daha düşük maliyet, ürün ve hizmet çeşitliliğinin sağlanması gibi faydalar ortaya çıkarıyor. Bununla birlikte, bazı yoğunlaşma işlemleri sonucunda firmaların yüksek pazar gücüne sahip olması ve hakim duruma gelmesi ya da mevcut hakim durumunu güçlendirmesi piyasadaki rekabeti olumsuz etkileyebilmekte. İşte bu nedenle 4054 sayılı Kanun’un 7. maddesi ve bu maddeye dayanılarak çıkarılan Rekabet Kurulundan izin Alınması İçin Gereken Birleşme ve Devralmalar Hakkında Tebliğ (2010/4 sayılı Tebliğ) uyarınca işlem taraflarının toplam cirolarının belli eşikleri aştığı devralmaların incelenmesi sonucunda işleme izin verilmekte ya da işlem Rekabet Kurulu tarafından reddediliyor.

 

Değerlendirme ve ‘altın fırsatlar’

 

1998/4 sayılı Özelleştirme Yoluyla Devralmaların Hukuki Geçerlilik Kazanabilmeleri İçin Rekabet Kurumuna Yapılacak Ön Bildirimlerde ve İzin Başvurularında Takip Edilecek Usul ve Esaslar Hakkında Tebliğ (1998/4 sayılı Tebliğ) uyarınca; öngörülen eşiklerin üzerinde olan ya da bu eşikler aşılmasa bile hukuki veya fiili imtiyazlara sahip olan teşebbüslere ilişkin özelleştirme işlemlerin ön bildirimi zorunlu olup ihale öncesi süreçten başlayan ve nihai devir aşamasına dek süren detaylı bir rekabet incelemesine tabi tutuluyor.

Ön bildirim aşamasında, ilgili pazarda inceleme konusu özelleştirmenin ne gibi sonuçlar doğuracağı, özelleştirilecek teşebbüsün varsa sahip olduğu hukuki veya fiili imtiyazların özelleştirme sonrası durumunun ne olacağı hususları değerlendirilmekte ve bu değerlendirmeler Rekabet Kurulu görüşü olarak özelleştirmeden sorumlu idareye gönderiliyor. Bir rekabet savunuculuğu uygulaması olarak satışa konu varlığın nihai izin öncesinde, pazarın rekabetçi yapısını ilgilendirecek her unsur üzerinde yapılan değerlendirmeler “altın fırsatlar” niteliğindedir. Bu safhada, Rekabet Kurulu tarafından yapılacak doğru tespit ve değerlendirmeler ilgili idare tarafından da benimsendiği taktirde söz konusu piyasanın sağlıklı bir biçimde yapılandırılması adına son derece önemli adımlar atılmış olacaktır. Yakın geçmişte enerji piyasaları ile ilgili ön bildirim aşamalarında oluşturulan Rekabet Kurulu görüşlerine ve devamında gerçekleşen devir işlemlerine baktığımızda konunun önemi daha iyi anlaşıldı. 

 

‘Kontrol’ tanımı yeniden düzenlendi

 

Geçtiğimiz günlerde EPDK’nın kurul kararına (12.09.2012) konu olan, “Dağıtım ve Perakende Satış Faaliyetlerinin Hukuki Ayrıştırılmasına İlişkin Usul Ve Esaslar”ın ilk olarak elektrik piyasasının gündemine gelişi böyle bir ön bildirim sürecinde gerçekleşti. TEDAŞ’ın 21 bölgeye ayrılarak özelleştirilmesine ilişkin 21.07.2005 tarihli Rekabet Kurulu görüşünde, düzenleyici bir bakışla, geçiş döneminin sonuna kadar dağıtım faaliyetlerinin ve diğer elektrik piyasası faaliyetlerinin hukuki olarak ayrıştırılmasının Rekabet Kurulu’nun nihai izin koşulu olduğu belirtildi. 2008 yılında (09.07.2008/5784) Elektrik Piyasası Kanunu’nda yapılan değişiklikle Rekabet Kurulu’nun zikredilen görüşü, görüş olmaktan öteye taşınarak, daha rekabetçi bir piyasa beklentisiyle, yasa hükmüne dönüştürüldü. (9.7.2008/5784). Bu sayede dikey bütünleşme nedeniyle dağıtım şirketlerinin kendi üretim şirketleri lehine ayrımcı şekilde davranması, bağımsız üreticilerin piyasa dışında kalması ve dağıtım şirketlerinin kendi perakende müşterileri lehine rakip perakende şirketlerin müşterilerini dışlamasına karşı denetim faaliyetlerinin etkinliğinin artırılması amaçlanmakta. 

Ayrıca bu süreçte, TBMM’nin ilgili komisyonundaki çalışmalar sırasında 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 1. maddesinde sıralanan tanımlar kısmında, “Kontrol” tanımında bir değişikliğe gidilerek önemli bir başka düzenleme yapıldı. Kontrol tanımı, Rekabet Kurumu’nun o dönemdeki Birleşme ve Devralmalar Tebliğindeki (1997/1 sayılı “Rekabet Kurulu’ndan İzin Alınması Gereken Birleşme ve Devralmalar Hakkında Tebliğ) haliyle yasa taslağına eklenmiş ve devamında da yasalaştı. Böylece, “sermayenin ve ticari mal varlığının yarıdan fazlası” şeklinde statik-kısıtlı tanımdan vazgeçilerek, “belirleyici etki” kavramını da göz önüne alan dinamik bir tanıma geçilmiş ve daha düşük oranlarla sağlanan kontrollerin de varlığını ve etkilerini dikkate alan yeni kontrol tanımı benimsendi. 

 

İlk örnek TEDAŞ

 

Elektrik piyasasının yukarıda yer verilen türden rekabetçi duyarlılıkla tanıştığı belki de ilk örnek TEDAŞ özelleştirmesinin ilk adımlarının atıldığı, 1998 yılında TEDAŞ’a ait 17 dağıtım bölgesinin işletme haklarının özelleştirme yoluyla 30 yıllığına özel sektör firmalarına devredilmesine dair 16.10.1998 tarihli Rekabet Kurulu kararıdır. EPDK’nın henüz mevcut olmadığı ve 1998/4 sayılı Özelleştirme Tebliği’nin de yürürlükte bulunmadığı bu dönemde Rekabet Kurulu; imtiyaz sözleşmeleri ile dağıtım şirketlerinin bölgelerinde mutlak tekel hakkına sahip olmamaları gerektiğini, abonelere satılan elektrik fiyatının sabit hale gelmemesi, burada da rekabetçi bir yapının aranabileceği, imtiyaz sözleşmelerindeki ilgili hükümlerin, görevli şirketlerin kendi gurup şirketleri lehine ve/veya rakiplerinin ticari faaliyetlerini zorlaştıracak şekilde yapılacak kesintisiz ve sabit frekansta enerji sağlamama, arıza durumlarında gerekli tedbirleri alma konusunda gerekli hassasiyeti göstermeme gibi uygulamalar karşısındaki yaptırımlar yönüyle tatmin edici olmadığını ifade etmiş ve bu bağlamda, devir işlemine imtiyaz sözleşmelerinde münhasırlığın ve sabit fiyat uygulamasının kaldırılması ve sözleşmelere eşit durumdaki alıcılara yapılabilecek ayrımcılığa karşı gerekli hükümlerin eklenmesi koşulları ile izin verildi.

 

Rekabet Kurumu’nun özelleştirme işlemleri nedeniyle düzenleyici bir perspektifle yaklaşarak yaptığı rekabet savunuculuğu çalışmalarında gün ışığına çıkan görüşleri, akim kalan elektrik dağıtım özelleştirmelerinin yeniden başlatılmasıyla beraber 2010, 2011 yıllarında aldığı kararlarında daha da belirginleşerek kendisini gösterdi. Bu bağlamda Rekabet Kurulu kararlarında öne çıkan ve önümüzdeki dönemde kaldığı yerden devam edecek olan dağıtım ve üretim özelleştirmelerinde ön planda olacak temel değerlendirme kriterlerini şu şekilde özetlemek mümkündür:

 

Yoğunlaşma Değerlendirmesi: (İkili anlaşmalar pazarı) Dağıtım şirketlerinin özelleştirilmesinin, sadece şebeke hizmetlerinin devri yönüyle değil, toptan satış pazarının talep tarafında bir piyasanın oluşması yönüyle de ele alınması gerekir. Herhangi bir dağıtım firmasını devralacak olan teşebbüs, dağıtıma ilişkin teknik faaliyetlerle birlikte, perakende satış işini ve müşteri portföyünü de devralacaktır. Sağlanacak bu rekabetçi avantaj nedeniyle özelleştirilen dağıtım şirketini devralan teşebbüslerin, ikili anlaşmalar piyasasının talep tarafından da pay almış olacakları kabul edilerek söz konusu devir işlemlerinin, toptan satış pazarında alım gücü yönüyle yoğunlaştırma oluşturup oluşturmadığının dikkate alınması gerekir. Geride bıraktığımız dönemde yapılan dağıtım özelleştirme işlemlerinin nihai devir aşamalarındaki Rekabet Kurulu yaklaşımlarına baktığımızda, Kurul herhangi bir piyasadaki özelleştirme işleminden farklı olarak, hakim durum değerlendirmesinde görece daha hassas davranacağı yönünde sinyaller vererek ’e kadar ulaşan pazar paylarında hakim durum riski görmediğini, ancak bu eşiğin üzerindeki devirlerin daha dikkatli inceleneceğini ifade etti (Boğaziçi Elektrik). Daha sonra da serbestleşme dönemindeki diğer önemli aşamaların tamamlanmasına kadar, dağıtım faaliyetlerine ilişkin yoğunlaşma dosyalarında %30’luk pazar payı oranının yatay yoğunlaşmalarda hakim durum tespiti bakımından dikkate alınacağını belirtti (İstanbul Anadolu Yakası, Akdeniz, Toroslar elektrik dağıtım şirketleri).

 

Dikey Entegrasyon: Rekabet hukuku bakımından yatay yoğunlaşmalar yoluyla hakim durum yaratılmasının yanı sıra değer zincirinin farklı halkalarındaki faaliyetlerin bir elde toplanarak dikey bütünleşme suretiyle hakim durum yaratıp yaratmadığı da hassasiyetle izlenen bir konudur. Bu noktada geçmiş dönemde dağıtım şirketine sahip olan teşebbüslerin kendi elektrik üretim kaynaklarından yüksek fiyatla elektrik alıp bu maliyeti tüketicilere yansıtmaları riskine ilişkin değerlendirme yapıldı ve devralan tarafların oldukça düşük olan elektrik üretim pazar paylarının dikey bütünleşme açısından sorun yaratmayacağı sonucuna varıldı.

 

Elektrik Dağıtım Şirketleri Arasındaki Ortaklıklar: Yoğunlaşma doğurucu ortak girişimler-İşbirliği doğurucu ortak girişimler. Teşebbüslerin pazardaki tüm faaliyetlerini birleştirmeleri halinde bu tür ortaklıklar, yoğunlaşma doğurucu sayılarak 4054 sayılı Kanun’un 7. maddesine göre değerlendirileceklerdir. Faaliyetlerini birleştirmek yerine tarafların bağımsız olarak faaliyetlerine devam etmelerini tercih eden ortak girişimler ise Kanun’’un 4. Maddesi kapsamında incelenmektedir. Bu çerçevede, özelleştirme sürecinde tarafların kurmayı planladıkları ortaklıklarda, bu ortaklıkların yapısının rekabet hukuku kapsamındaki sonuçlarını da dikkate almaları önem kazanmaktadır.

 

Elektrik ve Doğalgazda Yakınsama: Teşebbüsler için bir dağıtım bölgesinde yerleşik olmak o bölgedeki aynı tüketici kitlesine erişimi beraberinde getirdiğinden dolayı, elektrik ve doğalgaz pazarlarında faaliyet gösteren oyuncuların gereksinim duyduğu, sistem operasyon ve nitelikli iş gücünün birbirine paralellik arz etmesi, bu tür bir yatay çeşitlendirmeyi mümkün ve cazip kılması nedeniyle elektrik ve doğalgaz dağıtımının yakınsadığı kabul edilmektedir. Bu noktada pazarın rekabete açılması ile yerleşik haldeki elektrik ya da dağıtım şirketinin avantajı ön plana çıkmaktadır. Böylece, yerleşik firma geçiş maliyetlerini lehine kullanarak bölgesindeki hane halkını kapmaya yönelik rakip firmaların rekabetçi hamlelerini engelleyebilmektedir. Dolayısıyla, özelleştirmeler sonucu ortaya çıkacak bir yakınsamanın özellikle geçiş dönemi sonunda oluşacak serbest piyasalarda rekabetçi sorunların ortaya çıkmasına neden olabileceği öngörülmektedir. Dünyadaki örneklerinde olduğu gibi, yakınsayan pazarlarda yaşanan birleşme ve devralmalarda yakınsama odaklı rekabet sorunlarının ortadan kaldırılmasına dönük ayrıştırma gibi şart ve taahhüt mekanizmaları uygulanabilmektedir.

Rekabet Kurulu küçük ölçekli kesişmeler bakımından (bir ilin sadece küçük bir bölümünde doğal gaz ve elektrik dağıtımının çakışması açısından) aynı bölgede tek bir teşebbüsün hem elektrik hem de doğa lgaz dağıtımı yapmasının sağlayacağı maliyet avantajını da dikkate alarak yakınsayan pazarlarda tek bir teşebbüsün kontrol sahibi olmasının rekabeti önemli ölçüde sınırlandırmadığına karar verdi. 

Elektrik piyasasında sürmekte olan serbestleşme süreci, ilerleyen aşamalarda kurumsal anlamda taşınan rekabetçi endişelerin tam olarak giderilmesinin kolay olmayacağını, bu noktada başarılı bir piyasa dizaynının yolunun İngiltere, Almanya gibi gelişmiş ekonomilerde olduğu gibi ciddi yapısal kararların alınmasından geçebileceğini göstermektedir. İşte tam da bu noktada kurumsal işbirliklerinin hayati derecede önemli olduğunu söylemek gerekir. Özellikle sektörün düzenleyicisi konumundaki EPDK ile Rekabet Kurumu arasındaki ilişkinin yeterliliği sonucu etkileyebilecek önemdedir.

 

Rekabet otoritesi ile düzenleyici kurum arasındaki ilişkinin ana kriterleri

 

Rekabet politikası, büyük ölçüde geriye dönük bakış açısıyla, teşebbüs davranışlarının rekabeti kısıtlayıcı olup olmadığını değerlendirmektedir. (Ex-ante nitelikteki 7. Madde değerlendirmeleri ve özellikle, özelleştirme sürecindeki ön bildirim nedeniyle oluşturulan Rekabet Kurulu görüşlerini sahip olduğu “piyasa dizaynı” niteliği nedeniyle bu kuralın istisnası olarak görmek mümkündür.) Çoğu sektörel düzenlemenin belirleyici özelliği, belli bazı yükümlülüklerin sınırlı sayıda teşebbüse ex-ante olarak getirilmesidir.

 

Piyasalardaki mevcut rekabetin korunması hususunda rekabet otoritesinin işlevi ağırlık taşırken, tekel ve eksik rekabet piyasalarında rekabetin tesisi açısından regülasyon ön planda bulunmaktadır. Rekabet teşebbüslerin maliyetlerini düşürmelerini teşvik ederken, söz konusu maliyet avantajının tüketiciye aktarılmasında etkili bir araç olduğundan, regülasyona kıyasla daha üstün bir kaynak dağıtım mekanizması olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle de regülasyonların nihai amacı regüle edilen sektörleri olabildiğince rekabete açmak olmalıdır.

 

Düzenleyici kurumlar sektörün düzenlenmesinde uzman kurum iken, rekabet otoriteleri mal ve hizmet piyasalarının tümünde rekabet hukukunun uygulanması bakımından uzmanlık ve deneyim sahibidir.

 

Rekabet hukukunu enerji sektörüyle sınırlı olmaksızın uygulayan Rekabet Kurumu’nun, rekabetin korunması ve geliştirilmesi konusunda üreteceği çözümlerin, hedeflenen rekabetçi bir enerji piyasası idealine ulaşmada önemli katkı sağlayacağı muhakkaktır. Serbest piyasanın teorik faydalarından yararlanmak için rekabet oluştukça gittikçe azalan müdahalenin ağırlığı düzenleyicilerden rekabet otoritelerine kaymaktadır.

 

Her iki kurumun da hedefi, enerji sektöründe rekabetin sağlanmasıdır. Bu ortak hedef dolayısıyla iki kurumun ilgi ve yetki alanlarının çakıştığı durumlar söz konusu olabilmektedir. Bu durum Rekabet Kurumu ile EPDK’nın koordineli bir biçimde çalışmasını gerektirmektedir. Birlikte çalışma esaslarının yazılı düzene bağlandığı bir protokol metni kurumlar arasında olması gereken iş birliğini kişisel ilişkilerin geçiciliğinden kurtarıp kurumsallaştıracaktır.

Sonuç olarak önümüzdeki günler, yoğun kanun tartışmalarının yaşanacağı gündemlerde enerji piyasalarında rekabet, özelleştirme, regülasyon ve deregülasyon süreçlerinin birlikte yol almaya devam edeceği yeni bir dönemi işaret etmektedir. Bu aşamada ilgili kurumların geçmişteki karar ve uygulamalarından tamamen bağımsız hareket etmeleri beklenemez. Ancak hedef, rekabet eden serbest bir piyasanın oluşturulması ise mutlaka ama mutlaka daha fazla bilginin paylaşılması ve çözümlerin ortaklaşa aranması gerekmektedir.

 

 

 


Yorumlar

Hiçbir yorum bulunamadı


Yeni yorum yaz