Enerji Dergisi Facebook Enerji Dergisi Twitter Enerji Dergisi RSS
Yeşil ekonominin en güçlü aktörü enerji olacak

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli IPCC’nin raporlarına göre, bu yüzyıl içinde küresel sıcaklık artışının, kritik eşik olarak kabul edilen 2 Celcius derecenin altında tutulabilmesi için, atmosferdeki sera gazları birikiminin ulaşabileceği üst değer 350-400 ppm (milyon parçacıktaki parçacık sayısı) aralığında olması gerekiyor.





rec.jpg

Dr. Sibel Sezer Eralp

REC Türkiye ve Karadeniz Bölgesi Direktörü

 

Bu değerlerin yakalanabilmesi için ise küresel salımların dramatik olarak düşüşe geçmesi gerekiyor. İşte bu nedenle bugün, çok acil olarak yeni bir ekonomi modeline ihtiyaç duyuyoruz. Bugün dünya nüfusu 7 milyar, 2050 yılında 9.5 milyar olması bekleniyor. Özellikle Çin ve Hindistan’da orta sınıf olarak adlandırdığımız kesimlerin hızla arttığını görüyoruz. Önümüzdeki 20 yılda Çin’in orta sınıfının 800 milyon kişiyi bulması bekleniyor. Çin’de her yıl 4 milyonun üzerinde otomobil satılıyor. Bu çerçevede, en çarpıcı istatistik ise son 125 yılda tükettiğimiz bir trilyon varil petrolü mevcut tüketim alışkanlıklarımız devam ettiği sürece önümüzdeki 25 yılda tüketeceğimiz öngörülüyor. Bu sürdürülebilir olmayan gidişat ve aşırı tüketimin doğurduğu en önemli sonuçlardan biri de işte bu acilen çözümün yaratılması gereken fenomen; küresel iklim değişikliği...

Son yüzyılda fosil yakıt ekonomisine ve aşırı tüketime dayalı bir kalkınma modeli bugün karşımıza küresel iklim değişikliği ve buna bağlı olarak iklimsel aşırılıklar, kuraklık, sel, gıda yetersizliği, biyoçeşitliliğin azalması ve türlerin yok olmasını çıkarıyor. 2050 yılında dünya nüfusunun %85'inin az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayacağı öngörülüyor. Eğer küresel kaynakların daha dengeli ve sürdürülebilir bir şekilde değerlendiremez, kalkınma modellerinde bunun dikkate alarak yani düşük karbonlu kalkınma modeline geçiş sağlanmaz ise dünya kaynaklarının hızla artan dünya nüfusunu kaldırabilmesi mümkün olmayacak.

 Sir Nicholas Stern’ün 2006 yılında tamamladığı raporuna göre, bugün hiçbir önlem almadığımız takdirde, iklim değişikliğinin neden olacağı kalıcı zarar ve ekonomik kayıp, küresel gayri safi hasılanın %20’si düzeyine erişebilecek. Buna karşılık, bugün küresel gayri safi hasılanın %2’sini salımları azaltmak için önlem almaya ayırdığımız takdirde, ilerideki kalıcı kayıpları önleyebileceğimiz gerçeği; siyasi irade gösterildiği takdirde iklim değişikliği ile mücadelenin kazanılabileceğini ortaya koyuyor. Bu çerçevede, enerji tasarrufu ve yenilenebilir enerji teknolojilerinin geliştirilmesi; karbon yoğunluğu düşük enerji kaynaklarının kullanımının yaygınlaştırılması; çevre dostu ve düşük karbon teknolojilerinin kullanımı; yenilikçi ve sürdürülebilir bir yaklaşım olan ‘düşük karbon ekonomisi’nin temel taşlarını oluşturuyor.  Çok geç değil, 2009 yılında yaşanan küresel ekonomik kriz sonucunda, Meksika ve Güney Kore gibi ileri gelişmekte olan ülkelerin de bulunduğu toplam 13 ülke, ekonomik canlandırma paketlerini, küresel mali kriz ile birlikte düşük karbon ekonomisine geçiş ve ekonomide yeni bir dönüşümün sağlanması yönünde oluşturmaya başladı. Milyonlarca istihdam alanının yaratıldığı ‘yeşil mali ve finansal programlar’ ile birlikte, düşük karbon ekonomisinin 2008 yılı içindeki küresel pazar büyüklüğü bile 3.650 milyar Avro düzeyine ulaşıyor.

 

Her yıl 530 milyar avro yatırıma ihtiyaç var

 

McKinsey’nin yaptığı araştırma, düşük karbon temelli yeni bir pazar oluşturmak için, 2012 - 2030 yılları arasında her yıl 530 milyar avro düzeyinde yatırım yapılmasını öngörüyor. İş dünyamızın en öncelikli hedefinin ise, Türk sermayesinin bu pazara penetrasyonunu sağlamak olması gerekiyor. Bu nedenle, Türkiye’nin bugünden itibaren yeni bir ulusal ve sektörel strateji hedefi ve buna yönelik kamu teşvik sistemini konuşuyor olması gerekiyor. Ülkeler bu geçişin avantajlarından faydalanmaya yönelik adımlarını hızlandırıyor ve düşük karbon ekonomisinin canlandırılması amacıyla sistematik programlarını ortaya koyuyorlar. Bunlar arasında; Meksika, düşük karbon ekonomisine geçişte önemli adımlar atan ülkeler arasında yer alıyor. 2005 ve 2006 yılında iş dünyasına yönelik olarak gönüllü karbon envanteri hesaplamasını başlatmış. Böylece sera gazı hesaplama protokolünü hayata geçiren ilk ülke olmuştur. Hükümet, 2009-2012 dönemi için İklim Değişikliği Özel Programı’nı hayata geçirmiştir. Program, uzun vadeli iklim değişikliğine karşı mücadele ve sektörel bazda azaltım gibi bir dizi çalışmayı da tanımlamaktadır. 2012 ve 20150 yılları için salım azaltım hedefleri bulunuyor. Hükümetin programına ek olarak, 2009 yılı Ocak ayında duyurulan ekonomik canlandırma paketi içinde 800 milyon dolarlık çevre paketi ve evlerde enerji verimliliğine kaynak olması için ise 740 milyon dolarlık paketler açıklanmış.

Çin, düşük karbonlu bir ekonomi stratejisini 12. beş yıllık kalkınma planı ile destekliyor. Bu plan ile büyümesinde, sanayi ve bölgesel kalkınmasında daha düşük karbon yoğunluğu olan bir strateji geliştirerek ve bunları uygulayarak küresel ölçekte rekabet gücünü daha güçlü kılmayı hedefliyor. Salım ticaretinde pilot uygulamalar, ulusal kaynak vergisi, ‘Düşük Karbonlu Bölgeler’in oluşturulması için  8 kentte ve 5 eyalette düşük karbonlu pilot uygulamalar, kalkınma planının ana başlıklarından sadece birkaçı. 2020 yılı itibarıyla yeni enerji sektörüne 5 trilyon Yuan’lık (570 milyar Euro) devlet yatırımı, 2020 yılı itibarıyla alternatif enerjili araçların üretimine 100 milyar Yuan’lık (11,5 milyar Euro) devlet yatırımı. 2015 yılına gelindiğinde yılda 1 milyon adet yeni enerjili araç satışı hedefi. 2015 yılı itibarıyla çevre koruma sektörüne 3 trilyon Yuan’lık (340 milyar Euro) yatırım. 2015 yılına gelindiğinde değeri 4,5 trilyon Yuan’a (520 milyar Euro) ulaşan enerji tasarrufu da hedefleniyor.

 

Yeni trend ‘karbonsuzlaştırma’

 

Avrupa’nın 2020 yılı için iklim ve enerji stratejisi içinde sera gazı salımlarında %20 azaltım, enerji  arzında yenilenebilirin payını arttırarak %20 seviyesine çıkarma, enerji verimliliğini %20 düzeyine çıkarmak yönünde hedefler yer alıyor.  AB ülkeleri içinde Danimarka, 1970 petrol krizi ve fiyat şoku sonrası, rüzgar enerjisine yatırım yaptı. Şu anda toplam elektrik üretiminin %20’sinden fazlasını rüzgar enerjisinden sağlıyor ve dünyanın en büyük rüzgar teknolojisi ihracatçısı. Avusturya’da elektrik üretiminin büyük bir kısmı su gücünden sağlanıyor. Almanya gibi bazı ülkeler ise mevcut durumda %30 olan fosil kaynaklara dayalı elektrik üretiminin büyük bir oranını yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretimi yaparak karşılama hedefi güdüyor.

Düşük karbon ekonomisine geçiş ile birlikte, dünyada pek çok şirket iş süreçlerini yeniden değerlendiriyor. Faaliyetlerini ve ürünlerini “karbonsuzlaştırma” amacıyla yenilikçi girişimleri de başlatıyor. Bu yeni süreçler, iklim değişikliği ile mücadelede şirketleri düşük karbonlu yeni iş fırsatlarına yöneltirken, aynı zamanda fosil kaynaklara olan bağımlılığını da azaltıyor.

İklim değişikliğinden, petrol fiyatlarındaki değişikliklerden kaynaklı risklere karşı etkilenebilirliklerini de azaltıyor. Bu önlemler şirketlere verimlilik artışı ile üretim maliyetlerini düşürmelerini de sağlıyor. Kent ölçeğinde ise enerji, bina, ulaşım, konut, arazi planlaması ve atık yönetimi sektörlerinde alınacak düşük karbonlu önlemler kent ölçeğinde karbon seviyesinde bir azalmaya neden olacak. Bunun yanında kentin hava kalitesinin iyileştirilmesi ve küresel ısınmaya olan katkısının azaltılmasının yanında enerji verimliliğinin arttırılmasıyla yakıt ve hammadde tasarrufu, işletme giderlerinin azaltılmasıyla ekonomik tasarruf, ulaşım hizmetlerinin geliştirilmesiyle kentlerde trafik sorununun çözülmesi, yerel kaynakların değerlendirilerek ekonomik kalkınmanın desteklenmesi ve yerel istihdamın arttırılması gibi olumlu sonuçlar için bir araç olabilir.

 

Enerji verimliliğinin salınım azaltmadaki payı %30

 

İş dünyasının liderliğine bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Düşük karbon teknolojilerinin kullanımını artırarak ve üretim süreçlerinden kaynaklanan karbon yoğunluğumuzu azaltarak, küresel pazarlarda uzun dönemli rekabet avantajı yakalama hedefi, Türkiye ekonomisinin istikrarı ve sürdürülebilirliği için en temel önceliğimiz olmalıdır. İklim dostu teknolojilerin kullanımının yaygınlaştırılması, düşük karbon ekomisine geçişin önşartıdır. Düşük karbon teknolojileri ele alınırken üç farklı sınıflandırma ile karşı karşıya olduğumuz bilinmelidir: Mevcut ve yaygın kullanımda olan teknolojiler, mevcut ancak bu teknolojiye ait ürün ve hizmetin piyasada bulunmadığı teknolojiler ve henüz yaygın olmayan teknolojiler. Kullanımda olan teknolojilerin yaygınlaştırılması için pazarın oluşturulması, ürün ve hizmete dönüşmemiş teknolojiler için Ar-Ge ve innovasyon desteğinin sağlanması ve yeni teknolojilerin geliştirilmesi için de uluslararası işbirliğinin sağlanması gerekiyor. Teknolojinin sınır ötesi geçişinde ciddi sorunlar oluşturan, böylece teknolojinin yayılımını sınırlayan fikri ve sınai mülkiyet hakları konusu ise bu alanda dikkate alınması gereken önemli bir nokta olmakla berber, pazar potansiyelinin sağlanması ile bu sorunun aşılabildiği görülmektedir.

 

Düşük karbon ekonomisinin parçası olan farklı süreçlerin küresel salım azaltımındaki paylarına bakıldığında, ‘enerji verimliliği’nin, küresel salımları azaltmada %30’luk bir paya sahip olabileceği hesaplanıyor. Bu pazardan şu anda mevcut teknolojiler kullanılarak “negatif maliyet” ile faydalanma imkanının olmasını, Türk iş dünyası için önemli bir fırsat olarak değerlendiriyoruz.  

İklim değişikliğine karşı mücadelede en önemli sorun alanlarından birisi de, sürecin nasıl finanse edileceğidir. Burada asıl soru yatırımların ön finansmanıdır. Bu noktada; farklı ülke örnekleri, düşük karbon piyasasının oluşmasında devletin satın alım destekleri, mevzuat yönlendirmeleri, yatırım teşvikleri gibi araçların kullanılması özel sektörün yatırım motivasyonunu arttırdığını gösteriyor. Bu nedenle, sürecin finansmanında kamunun çok önemli rolü bulunuyor. Finansman tartışmalarında sıkıntılı olan nokta, yeni teknoloji kullanımının ve geliştirilmesinin maliyetidir. Yeni teknolojilerinin maliyetinin finansmanında küresel ve kamusal işbirlikleri önemli bir role sahip olmaktadır. Bugün iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini yaşıyor olmamız ve bu soruna biran önce çözüm bulma ihtiyacı, yeni finansal araçların bilinen proje finansmanı ve kredilendirme süreçlerinden çok daha hızlı sonuç vermesi gerekiyor.

İklim değişikliği ile mücadele ve düşük karbon ekonomisine geçiş sürecinde, ürün ve hizmetlerde hedeflenen düşük karbon beklentisinin yanı sıra, tedarik zincirinin de düşük karbon salımına sahip olması önem taşıyor. Tedarik zinciri, düşük karbon ekonomisine geçiş sürecinde temel olarak ürünün yaşam döngüsü içerisindeki salımı ve bu ürün-hizmeti sunan işletmenin salımı olarak karşımıza çıkıyor.

Tedarik zincirinde düşük karbon uygulamaları olan işletmelere ait sera gazı envanterlerinin çıkarılması ve bu çerçevede azaltım stratejisinin belirlenmesi konusunda dünyada bir dizi ülke uygulamalara başladı. Pek çok şirket de gönüllü olarak bu çalışmaları hayata geçiriyor. İklim değişikliği ile mücadelede kamusal düzenlemeler, satın alma politikaları, gelişen tüketici ve pazar baskısı, şirketleri iklim dostu uygulamalara yönlendiriyor. Bu çerçevede, düşük karbonlu bir tedarik zincirinin yaratılmasıyla daha verimli ve sürdürülebilir bir üretim döngüsünün sağlanması ve dolayısıyla üretim maliyetlerinin düşmesi gibi sonuçlar ise şirketler tarafından bizzat uygulanarak görülüyor.

 

 

 


Yorumlar

Hiçbir yorum bulunamadı


Yeni yorum yaz